Yusuf Ziya Cömert
En çok Yeni Şafak`a yakışırdı
Sa`di`nin Gülistan`ında bir Hemedan Kadısı hikâyesi vardı. Hemedan emirinin çok sevdiği, çok hürmet ettiği, alim ve fazıl bir kimse olarak bildiği kadı, bir işret aleminin sabahında emir tarafından basılıyordu.
Emir, sızıp kalmış olan kadıya seslendi: "Kadı efendi, kalk, uyan, güneş doğuyor!"
Kadının cevabı pişkinliğin zirvesindeydi: "Emir hazretleri, güneş ne taraftan doğuyor?"
"Nereden doğacak, her zaman doğduğu yerden."
"O halde iyi, tövbe kapısı kapanmamış!"
`Kıssa`da bir çok dikkat çekici nokta vardı ama, benim en çok dikkatimi çeken şey, kadı`nın sınır tanımaz pişkinliğiydi.
Hüseyin Üzmez`in `vaka`sı ilk duyulduğunda, birçok insanın mağdur olduğu medyatik komplolardan kuşkuluyduk. Olur ya, belki tuzağa düşürülmüştür, iftiraya uğramıştır, hemen şiddetli bir tavır koymayalım dedik. `Eylem`i savunmadık, aksine, eleştirdik, ama o kuşku yüzünden bizim kamuoyumuzun duygularına da tercüman olacak güçlü tepkiyi yansıtamadık.
Derken, anlaşıldı ki, bir şeyler olmuş. Hem de `nefsine uymak` veya `şeytana uymak` kavramlarının çok çok ötesinde bir şeyler olmuş.
Zaman içinde, bizim kanaatimiz kesinleşirken, haber gündemden düştü. Başkaları da yazmıyordu. Zaten sevimsiz bir haberdi. Bir süre üzerinde durmadık.
Sonra aylar geçti, olayın `fail`i, herkeste kuşku uyandıran bir adli tıp raporuyla tahliye edildi. Rapora göre, `mağdure,` `fiil`den, bedenen ve ruhen zarar görmemişti.
Fesübhanallah!
İşitenlerin bile ruhunu yaralayan bir haber, tacize maruz kaldığı söylenen çocuğun ruhunu nasıl yaralamaz?
Biz, bazen, `okuyanlar yaralanır` diye buna benzer haberleri, haber niteliği ne kadar yüksek olursa olsun, `kullanmayalım` diye sayfalardan çıkarıyoruz. Okuyanı bile rencide edebilecek bir `eylem`e maruz kalan çocuk, nasıl etkilenmez?
(Geçen hafta, Yeni Şafak`ta yer almadığı için canımın sıkıldığı tek haber, Devlet Bakanı Nimet Çubukçu`nun o `sorunlu` adli tıp raporuna yönelttiği yerinde tepkiydi. Ajanslara yansımayan, sadece bir iki gazetede çıkan bu tepki keşke ilk gün bizim sayfalarımızda da olsaydı.)
Tahliyeden sonra, "Herhalde bu adam susar, bir kenara çekilir" diye düşünüyorduk. `Normal` şartlarda bir insan, `hicab` hissi körelmemiş bir insan böyle yapardı.
O, böyle yapmadı.
Kanal kanal dolaştı, uzatılan her mikrofona bir şeyler söyledi, sanki bir marifet yapmış gibi, konuştu, konuştu, konuştu…
Öğünür gibi konuştu.
Konuştuğu şeyleri burada tekrar bile etmek istemiyorum.
Çünkü insanlara o cümleleri tekrar tekrar okutmak haksızlık.
Biri `sus` demeliydi bu adama.
Senin yüzünden bu ülkenin mü`min insanları üzülüyor, sus.
Rabbimiz `Settaru`l uyub`dur, susarsan belki kalplerimize sekinet gelir sus!
Sen utanmıyorsan da, insanlar utanıyor, sus!
Bunu söylemek, en çok Yeni Şafak`a yakışırdı.
Yakıştı da.
Cumartesi günü Yeni Şafak`ın manşetini okuyun okurlarımız telefona sarıldı. Hepsinin ortak cümlesiydi neredeyse: "Allah razı olsun, hislerimize tercüman oldunuz, yüreğimize su serptiniz."
Yeni Şafak