Osmanlıda yenileşme hareketleri, `Cumhuriyet halka rağmen halkçı mı, Cumhuriyetin demokrasiyle ikilemi ve bu cumhuriyet gerçekte kimin? Haber7.com yazarı Hüseyin Yayman, Türkiye Cumhuriyeti`ne farklı bir perspektiften bakarak kalema aldığı yazısı bugün Taraf gazetesinde yayınlandı. İşte Yayman`ın Taraf`ta çıkan Cumhuriyet`le ilgili yazısı.
DEĞİŞİM-STATÜKO SARMALINDA BİR PROJE: TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Hüseyin Yayman
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Bugün 29 Ekim ve Cumhuriyetin ilanının seksen beşinci yıldönümü. Cumhuriyet bugün seksen altı yaşına girdi. Türkler gibi birçok devlet kurup, birçok devlet batıran ve en son imparatorluğunu altı asır yaşatan bir ulus için aslında seksen beş yıl çok fazla bir süre değil. Diğer taraftan da Türkiye’nin bu dönemde yaşadıkları göz önüne alındığında İlber Ortaylı Hoca’nın Osmanlının son dönemine “imparatorluğun en uzun yüzyılı” tabirini kullanması gibi bu seksen beş yılda Türkiye’nin en uzun ve zor yılları oldu.
Cumhuriyetin ilanının üzerinden bir asra yakın süre geçmiş olmasına rağmen bugün hala ciddi biçimde tartışılıyor olması bu topraklarda iki yüz yıldır devam eden bir sorunun bugünde devam ettiğini gösteriyor. Başta Cumhuriyetin demokratikleşmesi olmak üzere, otoriteryen ve vesayetçi bir zihniyetin varlığı sistemle ilgili radikal eleştirilerin yapılmasına neden oluyor.
Türk devlet geleneği içerisinde pejoratif bir anlam yüklenen “devlet” sözcüğü günümüzde daha çağdaş bir içerik kazanmış olsa da en son Ergenekon davasıyla ortaya çıkan olaylar aslında “devlet algısının” bir arpa boyu yol almadığını gözler önüne seriyor. İlan edildiğinde de bugün de maalesef üzülerek söylemek lazım ki “Cumhuriyet halka rağmen halkçı tavrını” sürdürmekte ısrar ediyor.
Cumhuriyete Tarihten Bakmak
Osmanlı İmparatorluğunda modernleşme ve yenileşme hareketleri bilindiği gibi on sekizinci yüzyılda askeri okulların açılmasıyla orduda başladı. Fransız Devriminin tesiriyle İmparatorluğun birliğini ve kurtuluşunu yenileşme hareketlerinde gören yönetici elitler, Batı ile daha yakın olma gayreti içinde oldular. Kurtuluş reçetesinin Batının düzenini almaktan geçtiğini sandılar ve Batıda ne varsa burada da olsun istediler. Fakat bu iyi niyetli ve safiyane tutum maalesef şekilcilikten ileri gidemedi ve meselenin özünü alamadı.
III. Selim’in (1789-1808) tahta çıkmasıyla hızlanan yenileşme hareketleri başta askeri alan olmak üzere, idari ve siyasi sahada büyük çapta reformlarla devam etmek istedi. Harp yeteneğini kaybetmiş ve türlü disiplinsizlikler içinde olan ordu kendi reformu da dahil tüm reformlara karşı mesafeli bir duruş aldı ve statükoda direnmeyi tercih etti. Bu tablo karşısında radikal bir karar alıp Yeniçeri ordusunu kaldırmak isteyen III. Selim bu hamlesinin karşılığını canıyla ödedi. Padişah, muhafazakârların isteklerini kabul ettiğinde ve yeniliklerden bir adım geri attığında iktidarını devam ettireceğini sanmıştı. Ancak Sultan’ın reformları yapacak iradeden ve cesaretten yoksun olması onun sonunu hazırladı.
III. Selim’den sonra tahta çıkan II. Mahmut (1808-1839) 31 yıl gibi uzun sayılacak devri iktidarında birçok yeniliğin altına imzasını attı. Müfrit bir reformist olan II. Mahmut tarihe ‘gavur padişah’ olarak geçti. Sultan, askeri, idari ve hukuk alanında önemli adımlar attı. 1838’de Tanzimat Fermanını ilan eden Sultan, Batı ile Osmanlı arasındaki farkları ortadan kaldıracak her türlü yeniliği, muhaliflerini bastırmak ve iktidarını pekiştirmek için kullandı. II. Mahmut’un başlattığı modernleşme ve reform siyaseti etkileri günümüzde de devam eden bir geleneği başlattı.
Modernleşme ve yenileşme hareketlerine bağlı olarak iki kesim ortaya çıktı reform isteyen yenilikçiler ve geleneklere bağlı ve çözümü eski sistemin devamında gören muhafazakarlar. Bu ayrışma izleri günümüze kadar devam eden iki geleneğin de oluşmasına neden oldu genel adıyla ifade edebileceğimiz “eski ve yeni”nin mücadelesi. 19. ve 20. Asır bir anlamda bizim için “düzen arayışıyla” geçti. Bugünde “düzen” tartışmaları kaldığı yerden devam ediyor ve biz maalesef “düzen” meselesinde asgari müştereklerde dahi uzlaşamıyoruz.
Cumhuriyet-Demokrasi İkilemi
III. Selim’in tahttan indirilmesinin üzerinden 200 yıl, başta Sina Akşin Hoca olmak üzere kimi entelektüellerce devrim olarak da nitelendirilen II. Meşrutiyet’in ilanının üzerinden ise 100 yıl geçmiş olmasına rağmen değişim ve reform sözcüğü hala gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Seksen beş yıllık Cumhuriyet tarihimiz başka bir anlatımla aslında bir reformlar tarihi olmasına rağmen Türkiye bugün hala 1839’da Tanzimat Fermanının ilanında yaşadığı heyecan ve arzu ile “yeni reformunu” bekliyor.
Türkiye daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük istiyor. Cumhuriyet-demokrasi ikilemi gibi anlamsız ve gereksiz bir kategorizasyonun yaşadığımız sorunları çözme noktasında bize bir imkan sağlamadığını artık görmemiz gerekiyor. Bu tartışma sonu olmayan “tavuk mu yumurtadan yumurtamı tavuktan çıktı” cerbezesine benziyor ve bir netice vermiyor. Cumhuriyet pek tabiî ki demokrat olduğu müddetçe anlamlı ve toplum nezdinde bir karşılığı var.
Zor bir coğrafyada yer alan ve çetin meseleleri devir alan Cumhuriyet yönetimi, sorunlarıyla yüzleşmek ve acı da gelse bunları çözmek yerine bu sorunları sürekli erteleme yoluna gidiyor. Dünyaya gözlerini kapamış, evrensel ideolojilerden uzaklaşmış, sürekli kendini tekrar eden bir yönetim zihniyetiyle Türkiye`nin sorunlarını çözmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Artık klişe haline gelmiş ifadesiyle "bu elbise bu bedene dar geliyor". Toplumsal gerçekliğe ve reel politiğe gözlerini kapamış statükocu bir anlayışla Türkiye yönetilemiyor ki zaten geçmişte de yönetilemedi.
Kimin Cumhuriyeti?
Türkiye’nin geldiği tarihsel birikim ve toplumsal tecrübe karşısında artık açık yüreklilikle “Kimin Cumhuriyeti?” sorusunu sormamız ve dürüstçe cevap vermemiz gerekiyor. Halkın cumhuriyeti mi? Yoksa kendisini her şeyin olduğu gibi Cumhuriyetinde sahibi olarak gören “jakoben-elitist” küçük bir zümrenin Cumhuriyeti mi? Bu soruya verdiğimiz cevap Türkiye’nin yönünü de tayin eden bir cevap olacaktır. Türkiye ya geri, toplumsal refahı ıskalamış, bölüşüm sorununu çözememiş, halkına şüpheyle, demokrasiye sakıncalı piyade muamelesi yapan bir memleket olacak ya da çağdaş demokratik bir memleket olacak.
Yönetim ideolojisini "ya tam sadakat ya da tam bir karşıtlık" ilkesi üzerine inşa eden Cumhuriyet rejimi, soğuk savaş döneminin alışkanlıklarıyla bu kış komünizm gelecek tehdidiyle ya "itaat halinde muhkem bir kale" ya da İran, Cezayir, Malezya benzetmeleriyle bir korku rejimi haline geldiğini fark edemiyor.
Demir perde ülkelerinin bile demokrasi ve insan hakları meselesinde radikal adımlar attığı bir dünyada Türkiye’yi içe kapamak ve dünyadan koparmak ‘suları tersine akıtmaya’ benziyor. Zaman, Türkiye`nin aleyhine işliyor. Türkiye ya değişimini kendi inisiyatifiyle yapacak ya da geçmişte birçok defa olduğu uluslararası sistemin zoruyla bunu başaracak. Buradaki temel husus “Türkiye’nin değişimin öznesi mi yoksa nesnesi mi olacak?” sorusunda gizlidir.
Cumhuriyet tarihini açık ve örtülü müdahaleler tarihi olmaktan çıkarmak ve “bu halkı kendi haline bırakırsan ya İslamcı ya da komünist olur” psikolojisinden kurtulmak ve ona güvenmek gerekiyor. Her şeyin mutlak sahibi ve hâkimi olduğunu iddia eden statükocu anlayış artık memleketi yönetemiyor. Yüz yıl önce olduğu gibi bugün Türkiye ciddi yönetim krizleri yaşıyor ve sorunlarına acil çözümler bekliyor.
Bugün Türkiye`nin en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla demokrasi, hürriyet, refah ve ortak akıldır. Seksen beşinci yaşını kutlayan Cumhuriyetimize lazım olan yegane şey ise "daha fazla hürriyet ve millet iradesine hürmettir". Türkiye, özgürlükçü, demokrat, sivil, tarihi ve milletiyle barışık ‘yeni bir düzeni’ istiyor. (BU CÜMLELERİ SPOTA ALABİLİRİZ)